6 Ağustos 2013 Salı

Kılavuza bak… / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 7 Ağustos 2013

Kılavuza bak…



Başbakan öfkeli. Başbakan önüne gelene fırçayı atıyor. Başbakan insanlara hakaret ediyor.
Neden ki?
Kırk türlü nedeni olabilir.
Ama bir tanesi artık belli.
Onu bu yola, böyle davranmaya yönlendiren ve özendiren biri var.
Çıktı ortaya.
Kendini gösterdi.
Nasıl mı?
Önce şu tweti attı:
“Ergenekon diye bir örgütün varlığı ve bu örgütün meşru hükümeti devirmek için darbe planladığı tescillendi. Şimdi savunanları görelim!”
Haklısınız, gayet kışkırtıcı bir üslup.

* * *

Bir saat sonra bir twet daha:
“Ne kadar faşist darbeci varsa twitterda bir bir ortaya çıkıyor…”
Ve ekinde bazı isimler var… Ece Temelkuran, Kanat Akkaya, Nihat Sırdar, Melis Alphan, Serdar Akinan, Nihat Genç.
Ece Temelkuran cevabı verdi hemen:
“Siz Başbakan'ın Başdanışmanı olarak bize hakaret ettiniz ve hedef gösterdiniz. Bravo!”
Ya.
İşte böyle.
İnsanlara hakaret eden… İnsanları hedef yapmaktan zerrece çekinmeyen bir Başdanışman.

* * *

Esas görevi Başbakan’a akıl vermek, kılavuzluk yapmak, yol göstermek olan Ertan Aydın adlı bu zat-ı muhterem “Dr.” imiş.
Yetmez.
Üzerinde bir de “Doç.” imiş.
Öyle yazıyor Twitter hesabındaki künyesinde.
Yine yazmış aynı yere:
“Siyaset Bilimci… Sosyolog…”
Vay anam vay.
Arkadaş da unvan çok.
Ya insaf?
Ya izan?
Ya akıl?
Ya mantık?
Derler ya:
“Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz.”
Bunun ki tersi.
Ettiği lafa bak, ne işe yaradığını anla!

* * *

En azından insan biraz da cesur olur değil mi?
Yaptığının, yazdığının arkasında durur.
Yok.
Bunda o da yok.
Milletin diline düşünce korkmuş, silmiş yazdığını.
Ve nasıl bir Başdanışman ise o kaydın birileri tarafından görüntüleneceğini tahmin etmekten bile aciz kalmış.
Yazık.
Başbakan’ın işi zor.


Kara(r) Gün(ü)! / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 6 Ağustos 2013


Kara(r) Gün(ü)!

Bir güm önceden başladı tam saha baskı.
Memleketin bütün illerinde, ilçelerinde; hedefi Silivri olan otobüsler “gözaltına” alındı.
İstanbul’da ise otoyollar bile trafiğe kapandı.
Silivri’nin tepesinde hava sahası uçuşa yasaklandı.
Engelleri aşabilen insanlar tarlalara yığıldı.
Üzerlerine helikopterden gaz bombası atıldı.
Duruşma salonuna giriş Beyaz Saray’a girmekten zor.
Her yer jandarma.
Her yer polis.

* * *

Tarih 5 Ağustos 2013.
Burası Türkiye.
Nazım Hikmet’in dizeleri geliyor aklıma:
“Bilekler kan içinde
Dişler kenetli
Ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak…”
Devamındaki mısraı değiştirmek isterim biraz:
“BUGÜN CEHENNEMİ YAŞASAK DA, BU CENNET BİZİM.”

* * *

Diğer yandan “Büyük Uyuşturucu Operasyonu” adıyla bir habere sürekli gaz veriliyor.
Sinema ve televizyon dizilerin şöhretli oyuncuları İstanbul’dan, Ankara’dan, Bodrum’dan, Çeşme’den toplanıyor.
Kenan İmirzalıoğlu, Nehir Erdoğan, Sarp Apak, İlker Aksum, Şahin Irmak, Gökçe Özyol, Ersin Korkut, Mehmet Erdem…
Silivri’de işler kızıştıkça, isimlere yenileri ekleniyor:
Engin Günaydın, Engin Altan Düzyatan, Orçun Koray Candemir, Murat Eken…
İktidarın son numarası bu anlaşılan.
Üstelik bir taşla iki kuş vuruyorlar.
Hem Silivri’den dikkati uzaklaştırıyor, hem de Gezi eylemlerinden eksik kalan hesapları görüyorlar!

* * *

Yerler mi, peki?
Elbette hayır.
Saatler ilerledikçe “uzun yürüyüşü” başarıp, Silivri’deki tarlalara ulaşanlar sayısı hızla artıyor.
Duruşma salonundan ise çelişkili haberler geliyor.
Mustafa Balbay içeri girerken demiş ki:
“Biz kendimizi halkın adaletine teslim ediyoruz. Sıcak bir sonbahar geliyor. Herkes hazırlansın, bizi halktan koparamayacaklar.”

* * *

Garipten de öte bir manzara hakim duruşma salonuna.
Karar “Türk milleti adına” açıklanacak ama…
İçeride “halk” yok.
Her yeri tel tel dökülen bir davaya, elbet tel örgülerin ardında kararı açıklamak yakışırdı!
Belki de en doğrusu, mahkeme salonunu tamamen boşaltmaktı.
İçeride hakimlerden başka kimse kalmamalıydı.
Kararlar da "boşluğa" açıklanmalıydı!

An be an…

Belki de şöyle demek en doğrusu:
Her yer Silivri
Herkes tutuklu

* * *

Bu dava ile geçmişten intikam aldılar, akıllarınca da geleceklerini garantiye aldılar.

* * *

HUKUK zaten yoktu.
Artık GUGUK da kalmadı.

* * *

"Darbe teşebbüsü" ile aleni tek bağı olan Yaşar Büyükanıt...
Keyfiniz yerinde mi?
Mutlu musunuz?

* * *

İnsan merak ediyor...
Verilen cezalar açıklanmadan önce, belli makamların "onayına" sunuldu mu?

* * *

Verilen cezalara "oh olsun" diyenler...
Sizin için de bir gün öyle diyecekler!




4 Ağustos 2013 Pazar

Karar günü / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 5 Ağustos 2013

             Karar günü

       


Daha geçen gün bizzat kendisi söyledi:
“Herkes beni sevmek zorunda değil…”
Mesele de bu zaten.
Onu ne kadar “seven” varsa, en az o kadar da “sevmeyen” var.
Ve onu sevmeyenlerin, AKP iktidarını ilk seçimde mağlup etmek için çalışmasından… Yani konuşmalarından, yazmalarından, toplantı ve miting yapmalarından vs. vs. daha doğal ne olabilir ki?
İşte bugün,  ortak özellikleri “Erdoğan’ı sevmemek” olan ve çoğu “çok tartışmalı, çok garip, çok saçma” suçlamalara muhatap kalan insanların kader günü.
Bu saatten sonra ancak bazı önemli noktaların altını bir kez daha çizip, “adaletin tecelli etmesini” dilemekten öte bir şey gelmiyor elden.

* * *

Ayrıca Ergenekon davasının içeriğine “gerçekten vakıf” birileri var mıdır, bilmiyorum ama şunu da açıkça ifade edeyim:
Hiç sanmıyorum.
Birbirine benzemeyen öylesine çok şey atıldı ki çuvalın içine, bugün kararlar açıklanmaya başlandığında dışarı ne çıkacak, meçhul!
Tabii şu kadarı malum en azından.
“Ergenekon” denilen dava, aslında 16 ayrı dava ve iddianamenin peş peşe eklenmesinden oluşuyor.
Çuvalın içinde “İrticayla Mücadele Eylem Planı” davası da var, “Şile’de Bulunan Mühimmat” davası da…
“Patrik Bartholomeos’a Suikast” davası da var, “İnternet Andıcı” davası da…
“Cumhuriyet Gazetesi’ne Atılan Bombalar” davası da var, “Vatansever Birliği Derneği” davası da…

* * *

Eğer hesap doğru yapılmışsa, bu davaların 61’i tutuklu 256 sanığı bulunuyor.
16 davanın iddianame ve ek klasörlerindeki sayfa sayısını ifade etmek için “milyonlar” sayısı kullanılıyor.
Şu güne kadar yazılıp, çizilenlerin bir kısmını okudum; sağda solda, lehte ve aleyhte konuşanların bazılarını dinledim.
Ve kararın verileceği bugün, öne sürülen iddiaların büyük çoğunluğu hakkında, aklım ve vicdanım tatmin olmuş değil.

* * *

Örnekse…
Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Mehmet Haberal, Kemal Gürüz, İlker Başbuğ ve daha pek çok sanığın “terör örgütü yöneticisi” olmakla itham edilmesi ve belki de bugün “suçlu” ilan edilecek olması; “kavak ağacında hamsi çiçeği açmasından” bile inanılmaz geliyor bana.
Bakalım nasıl bir gerekçe yazılacak karar hükmüne.

Trajik mi, trajikomik mi?

Bir TOMA 300 polise bedel / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 4 Ağustos 2013


Bir TOMA 300 polise bedel

Bir itirafla başlayayım söze… Nil Karaibrahimgil’i pek beğenirim.
Kendisi de güzel, yaptığı müzik de.
Hele şu şarkısı, yok mu; sürekli çınlar kulağımda:
“Bütün kızlar toplandık toplandık toplandık
Sorduk neden yıprandık yıprandık yıprandık
Biz onlardan hoşlandık hoşlandık hoşlandık
Şimdi niye zorlandık zorlandık zorlandık”
Baktım…
Polis müdürleri de toplanmış.
Kolay değil.
Onlar da yıprandı.
Şu geçen süreçte belki bazen hoşlandılar yaptıkları işten ama sanırım daha çok, zorlandılar.

* * *

Terörle Mücadele ve Harekât, İstihbarat, Güvenlik, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele ile Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanları ile illerde üst düzey görevli polis müdürleri katılmış toplantıya.
Özellikle siyasiler için “Gezi Parkı olaylarından herkesin alması gereken ders var” deniyor ya…
Polisin alacağı dersler de var.
Elbet kendi açılarından!

* * *

Anlaşılmış ki…
TOMA sayısı azmış.
Vah.
Biber gazı stokları yetersizmiş.
Vah vah.
Mahkemelerin eylemcilere yeterli ceza vermemesi, zafiyete yol açmış.
Vah vah vah.

* * *

Sonunda aynı noktada fikir birliğine varmış polis müdürleri:
TOMA, her derde deva!
Denir ki:
Bir TOMA 300 polise bedel.
Ama eldeki sayı, yetmiyormuş.
İstanbul’un en az 14, Anakara ve İzmir’in 10’ar, Hatay’ın 12 TOMA’ya daha ihtiyacı varmış.

* * *

Alet pahalı.
Tanesi 600-700 bin liraymış.
Eh.
Her şeyi devletten beklemek de olmaz.
Ne yapsak, bir konser falan mı düzenlesek polise TOMA almak için?
Nitekim Çeşme’de, 9 Ağustos akşamı polis teşkilatına yardım amacıyla düzenlenen bir konser var.
Serdar Ortaç konseri.
İşe bakın ki, Nil Karaibrahimgil’i kendime ne kadar yakın hissediyorsam; Serdar Ortaç’tan da o kadar uzak durasım var!




2 Ağustos 2013 Cuma

Bir terennüm yeter! / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 2 Ağustos 2013


Bir terennüm yeter!

Haberin başlığı, İçişleri Bakanı Güler’in açıklamasındaki niyeti özetlemeye yetiyor:
“Stadyumda ‘Her yer Taksim / Her yer direniş’ yasağı!”
17 Ağustos’ta lig başlıyor.
Beşiktaş-Trabzonspor maçında veya Galatasaray-Gaziantepspor maçında veya Eskişehirspor-Bursaspor maçında ya da bir başka maçta, tribünler ayağa kalkar da “Her yer Taksim / Her yer direniş” diye tempo tutarsa, ne olacak?
Hakem maçı mı tatil edecek, polis seyircilerin üzerine biber gazı mı sıkacak?
İş zor.
Durum sıkıntılı.

* * *

İktidar ille de aleyhindeki protestoları durdurmak istiyorsa çok sert ve hatta “akla ziyan” önlemler almak zorunda.
Yapılacak şeyler belli.
Bir:
Her türlü spor müsabakası “süresiz” iptal edilebilir.
İki:
Karşılaşmalar seyircisiz oynanabilir.
Üç:
Stat ve salonlara girenlerin ağzı bantlanabilir!

* * *

Ha.
Bir başka çare de var ki, duruma göre; ya çok zor, ya çok kolay biçimde hayata geçirilebilir.
Nedir o?
İktidar hızla kendine çeki düzen verir.
Yani…
Demokratik hak, talep ve eylemleri olgunlukla karşılar.
Kimsenin yaşam biçimine karışmaz.
Polisi “saldırı ile sindirme” aracı, yargıyı “ceza ile korkutma” aygıtı olarak kullanmaktan vazgeçer.
Kadrolaşmaya son verir. (Zaten açıkta bir yer kalmadı!)
İktidar sözcüleri ağzından çıkan lafa dikkat eder, vatandaşa hakaret etmez.
Halkı bölecek tutum ve davranışlardan özenle kaçınır. Vs. vs.
Liste uzun.
Fakat ne demek istediğimi, anladınız siz!

* * *

Aksi halde hangi yasak konursa konsun, ne ceza verilirse verilsin; halkın iradesi ve zekası karşısında hiçbirinin beş paralık kıymeti olmayacaktır.
Basit bir örnek vereyim.
Varsayalım ki “Her yer Taksim / Her yer direniş” denmesi, bir şekilde önlendi.
Tribünler “Sen oyna Recep, sen oyna” diye bağırırsa, bu terennümün, aslında “Her yer Taksim / Her yer direniş” demek olduğunu herkes anlamayacak mı?
Başbakan ne yapacak o zaman?
Tüm Galatasaraylıları, Fenerbahçelileri, Beşiktaşlıları, Trabzonluları, Bursalıları, Eskişehirlileri, Antalyalıları, Göztepelileri, Karşıyakalıları da; çapulcu mu ilan edecek?



Dediler ki…

Ece Temelkuran:
Her yer Taksim her yer direniş yasaklanıyormuş. Daha güzel. Bestesini söylersiniz anlar onlar:) na na na na nanananaaa!
*
Koray Çalışkan:
Her yer Taksim her yer Direniş sloganı statlarda yasaklanacakmış. Ne atarız onun yerine?
Her yer annadııın! Her yer senonuuuuu!
*
Sinem Değer:
Statlarda siyasi slogan yasağı düpedüz faşizmdir.
*
Cemre Tarakçı:
Stadyumda slogan yasağı da geldiyse, demek ki sloganlar daha güçlü olacak.
*
Erkan Belen:
Slogan yasağı gelecekmiş maçlara. İlk dakkadan başlayacağız inadına:)
*
Enis Bakışkan:
İstediğiniz yasağı koyun, bu yıl statlarda en çok duyacağınız slogan #HerYerTaksimHerYerDirenis
*
Mustafa Özyürek
Stadyumlara politik slogan yasağı geliyormuş, hala öğrenemediniz karşınızdaki orantısız zeka gücünü



Tek karelik yaz sefası

1 Ağustos 2013 Perşembe

Foça, Karaburun, Bodrum, Marmaris / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 1 Ağustos 2013


Foça, Karaburun, Bodrum, Marmaris

Bu ayın ilerleyen günlerinde bir büyük felaket, bir büyük acı hatırlanacak yine.
Yoksa unuttunuz mu?
Hatırlayın öyleyse:
“Ezan sesleriyle zamanı tayin etmeye çalışıyordum. Kızım 5 yaşındaydı. Enkaz altında ağzı, bileğime denk gelmişti. Öleceğimi, kendimden geçeceğimi düşünüyordum. Kızıma, 'sesim çıkmazsa bileğimi ısır' dedim. Acısıyla diğer insanlara ses verip, en azından çocuğumun kurtarılabileceğini düşünüyordum. Ama o şekilde ne kadar ayık, ne kadar baygın kaldım hatırlamıyorum. Kızım ara ara ısırması sonucu elimdeki acıyla arada bir kendime geldim. Enkaz altında eşime ve çocuklarıma çok seslendim ama onlardan ses duymadım.”
17 Ağustos depreminde Kocaeli’nin Başiskele ilçesi Yuvacık bölgesinde beş katlı evin altında kalmıştı Ülkü Karahan.

* * *

Sonra çıkardılar onu ve kızını.
Ama…
“Beni öldü zannettikleri için hastane bahçesinde ölülerin arasına atmışlar. 2 gün burada ölülerle kaldım. Üzerimde 2-3 tane ceset vardı. Ama kendimde değildim. 2 gün sonra ise cenazeler ceset torbalarına konulmaya başlandı. Bu sırada görevlilerden biri benim yaralı bacağıma dokununca hafif bir ses çıkarmışım ve görevliler hemen hastaneye götürmüş. Ondan sonra da 3 ay tedavi oldum. Kızımı bu süre zarfında göremedim. Oğlum ve eşimin öldüğünü ise 3 ay sonra söylediler.”

* * *

Prof. Dr. Ahmet Ercan’a, Gökçeada'da önceki gün meydana gelen 5,3 büyüklüğündeki depremin Ege’nin diğer kritik bölgelerini etkileyip, etkilemeyeceğini sormuşlar.
Ahmet Ercan “iyi haber” vermiş, “Bu depremin Foça'da, Karaburun'da, Bodrum'da, Marmaris'te bir deprem yaratma olasılığı yoktur” demiş.
Bence…
Hiç rahatlamayın.
Foça, Karaburun, Bodrum, Marmaris ile Ege’nin hemen her noktasında, her an deprem olma tehlikesi var.
Ama bugün.
Ama yarın.
Mutlaka sallanacak.
Ülkü Karahan’ın yaşadığı kabusun benzerleri yine ve maalesef yaşanacak.

* * *

Onun için siz depremden değil…
Türkiye’yi yönetenlerin çoğu lafta kalan söylemleri ile ağır aksak süren göstermelik eylemlerinden korkun asıl.
Hep derler ya…
Deprem öldürmez, bina öldürür.


Mal ve düdük!

Haberi okuyunca… “TDK sözlüğünde güncel Türkçe sözlük bölümünde kelimelerin anlamının yanında argo karşılığı da birlikte veriliyor. Bazı kelimelerin argo karşılığı ise tepki çekiyor” cümlelerin ardından verilen örnekler dikkatimi çekti.
Misal, mal…
Demekmiş ki:
“Bir kimsenin, bir tüzel kişinin mülkiyeti altında bulunan, taşınır veya taşınmaz varlıkların bütünü, bayağı, aşağılık, kötü kimse, esrar, o.......”
Ben de birkaç sözcüğe baktım sonra.
Misal, düdük.
Demekmiş ki:
“İçinden hava veya buhar geçirildiğinde keskin ses çıkaran ve işaret vermek için kullanılan araç… Taşıtlarda karşı tarafı uyaran korna… Akılsız, boş kafalı…”
Haberdeki “tepki çekti” vurgusunu anlamadım.
Türkçe esnek bir dil.
Aynı sözcük farklı anlamlara gelebiliyor. Bilmeyenlerin öğrenmesinde ne sakınca var?
Yani…
Düdüklüğün alemi yok.



Tek karelik bir avuç insan!

31 Temmuz 2013 Çarşamba

31 Temmuz olmadı, 2 Eylül verelim / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 31 Temmuz 2013


31 Temmuz olmadı, 2 Eylül verelim

Olur ya… “Umumi arzu üzerine iki temsil daha” verir tiyatro kumpanyaları. Veya “İndirimli satışlarımız umumi arzu üzerine bir hafta uzatılmıştır” der mağazalar. Ya da herkes işi son dakikaya bırakır “vergi ödemede, okula kayıt yapmada” süreler uzatılır.
CHP’nin ki de bunlara benzedi biraz.
Önce Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gökhan Günaydın, aday adaylığı için son başvuru tarihinin 31 Temmuz’dan 19 Ağustos’a ertelendiğini “Yoğun bir talep var” diyerek açıkladı:
“İnsanlar belgelerini toplayamamaktan ve başvurularını yetiştirememekte şikayet ediyorlar. Bu talepleri haklı gördük, süre uzatımının yararlı olacağını değerlendirdik.”

* * *

Mazeret ilginç.
Belge toplayamamak…
Başvuruyu yetiştirememek…
Pardon yani.
İstenen belgeleri günümüz koşullarında toplamak, insanın iki saatini alır en fazla.
Bunun üzerine bir de “kısa özgeçmiş” yazacaksın.
Hepsi bu.
Hadi ben 5 dakikada yazarım da özgeçmişimi, başkası 5 saatte yazsın!
Cebine de koydun mu iki bin veya beş bin lirayı, yapacak tek iş kalır geriye…
Nereden aday olacaksan, oradaki CHP ilçe başkanlığına gitmek.

* * *

Demek isterim ki, başvuru süresinin uzatılması için öne sürülen mazeret; en başta CHP’li aday adaylarına, bir nevi hakaret!
Bir kez daha, pardon yani.
Başvuru dosyasını 31 Temmuz’a kadar teslim edemeyen birine, biz nasıl güvenir de, şehirlerimizi teslim ederiz!

* * *

Biliyorum tabii.
Meselenin aslı, başka neden ve endişelere dayanıyor.
Birincisi, inceden “hesap kitap” yapanlara tarih erken geldi. Çünkü alışmışlar “son dakika” gollerine!
Daha da önemlisi, geçen gün dikkat çektiğim tehlike.
Lütfen hatırlayın, Pazartesi yazdığım şu cümleleri:
“1 Ağustos’tan itibaren aday adayları arasında öyle bir mücadele başlayacak ki…
Allah vermeye!
CHP hızlı davranmaz da, işi uzatırsa; sahip olduğu avantaj, elinde patlayan silah oluverir bir anda.”
CHP yönetimi bence bu tehlikenin gerçekleşme ihtimalinden, kısa sürede adayları belirleyememekten çekindi.
Onun için de Gökhan Günaydın’ın açıkladığı “19 Ağustos” tarihi bile tedirginliği gidermeye yetmedi.
Son başvuru günü daha da ileri bir tarihe, 2 Eylül 2013 pazartesiye ertelendi.

İzmir’in zirvesi sakin

İzmir Valisi ile Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu münakaşa etti mi, etmedi mi?
Belli.
Bir şeyler olmuş.
Bugün jeotermal konusunda olur.
Yarın başka bir nedenden olur.
Hayatta böyle şeyler olur zaten.
Bırakın bir Vali ile Belediye Başkanını, baba ile oğlu bile münakaşa eder yeri geldiğinde.
Önemli olan, daha sonra ne olduğudur.
Taraflar olayın üzerine üzerine gidip, işi alevlendiriyorsa, kötü.
Yapılması gereken sorunu tatlıya bağlamaktır bir şekilde.
İzmir’de de olan bu.
Ve Vali Toprak’ın şu sözleri:
“Devletin ve devletin kurumlarının kavga etme, münakaşa etme lüksü olamaz.”
Aman diyeyim, Başbakan ne yaparsa yapsın, ne kadar “kötü örnek” olursa olsun; hiç unutmayın bunu.


Çok kanal, tek ses!