3 Eylül 2013 Salı

Gri gitti renk geldi / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 3 Eylül 2013


Gri gitti renk geldi

O şarkıyı dinlerken sadece “Eylül’de Gel” kelimeleri kalır yerinde ve herkes kendini sözünü yazar diğerlerinin üzerine.
Gözler kapanır ve fırtınalar kopar gönüllerde.
Acayip bir şarkıdır Eylül’de Gel.
İnsana umut da verir, hüzün de.
Ve Eylül gelir.
Hem daha ilk adımda, Dünya Barış Günü ile…
Şarkısı gibi, Eylül’ün ilk günü de bir acayip geldi.
Özgürlükten ve değişimden yana olanlar “tek sesli, tek kutuplu, tek adamlı” bir dünyada yaşamak istemediklerini; çevrelerindeki merdivenlere, kaldırımlara yansıttılar önce.

* * *

Ruhsuz griye karşı, al sana kırmızı.
Silik griye karşı, al sana mavi.
Dayatmacı griye karşı, al sana yeşil.
Tek tipçi griye karşı, al sana sarı.
Grizekalılara inat, gökkuşağı.
Beton kafalara inat, rengârenk bir dünya.

* * *

Gençlerimiz harika.
Ellerine kan bulaştırmak isteyenlere, boyalı elleri ile direndiler inançla.
Ve dayanamadı yoz gri, darmadağın oldu grizekalılar, şaşırdı beton kafalar.
Umut, hüznü yendi.
Renkler kazandı sonunda.

* * *

1 Eylül’de ise coşku merdivenlerden, sokaklara yansıdı.
El ele tutuştu insanlar.
Her yerde…
Ama her yerde…
Önlerine dikilen polise rağmen, barış zincirleri oluşturdular.
Eller sımsıkı kenetlendi birbirine.
Onları ayırmak için kimi zaman zor kullandılar.
İttiler, kaktılar.
Başaramadılar.
İnsanlar tuttukları eli bırakmadılar.

* * *

Gerçekten acayip bir Eylül yaşanıyor.
Bir yanda barış, bir yanda polis.
Bir yanda barış, diğer yanda savaş.
Şüphen mi var arkadaş?
Elbette barış kazanacak.
Savaş davulları tam ortasından patlayacak.
Tokmaklar, tutanların kafasında parçalanacak.
Hey.
Uyanın.
Eylül geldi ve bu Eylül bundan öncekilere hiç benzemiyor.


“Kaldırım” deyip, geçme

Dünyanın her yerinde çok uzun yıllar öncesinden beri hayata renk verilir.
Duvarlar boyanır güzelce.
Bazen bir grafitti süsler eski bir duvarı.
Bazen tablo gibi bir resim yansır çok katlı binaların duvarlarına.
Hele kaldırımlar.
Hele hele Julian Beever gibi sanatçıların fırça darbeleriyle yapılan üç boyutlu kaldırım resimleri birer şaheser değildir de, nedir?
“Tek karelik kaldırım” fotoğrafında, Beever çizdiği bir resmin başında işte.
Daha neler var, neler.
Hepsi de şaşılası şeyler.
Zaten her gören şaşırıyor.
Dönüyor, bir daha, bir daha bakıyor.
Şimdi soralım:
Bizim kaldırımlarımız neden yoksun böyle manzaralardan, bilen var mı?


Tek karelik Julian Beever






2 Eylül 2013 Pazartesi

Bir garip seçim süreci / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 2 Eylül 2013


Bir garip seçim süreci

Son dakikada bir erteleme daha yapılması, CHP’de adaylık için başvuru süresinin tekrar uzatılması küçük bir ihtimal olsa da; özellikle “büyük oynayanlar” bekleyecektir, son dakikaya kadar.
Acı ama gerçek.
Boyuna top çevirenler, adaymış gibi yapıp aday olduğunu açıklamaktan çekinenler bir yerde haklı.
Çünkü doğal bir seçim süreci yaşanmıyor.
Kimse aday adaylığından “adaylığa” geçişin, hangi kural ve koşullarda gerçekleşeceğini bilmiyor.
Kimi “Ya nasip” diyor.
Kimi de “Maksat şan olsun” diye çıkıyor yola.

* * *

Aday adaylarına sorsanız, yüzde 95’i “Mutlaka önseçim yapılmalı” diyecektir.
Eee.
Yapılmıyor işte!
O zaman hiç şikâyet etmeyin.
Demek razısınız bu işe!

* * *

Son haberlere göre, İzmir’deki 31 başkanlık koltuğu için CHP’den 200 kişinin aday adayı olması bekleniyormuş.
Ne yapar 200’ün yüzde 95’i?
190.
Vazgeçtim 190’dan.
100 aday adayı deseydi ki:
“Önseçim yapılmazsa aday olmayacağım.”
İddia ile söylüyorum…
CHP yönetimi önseçimin yolunu açardı partide!
Bu saatten sonra söyleyebileceğim tek şey var:
Geçmiş olsun.

* * *

Yine de hak yemeyeyim.
CHP’de şakacıktan da olsa “demokratik bir yarış” var.
Aday adayları “kuralsız muralsız” bir mücadele yapacaklar.
Bakın AKP’ye.
En ufak bir hareket var mı?
Yok.

* * *

Çünkü sütten ağızları yandı birkaç kere.
“Teşkilat temayül yoklaması” diye bir şey icat ettiler, millet kuyruğa girdi aday adaylarına oy verdi.
Sonuçlar açıklandı, kimi üzüldü, kimi sevindi.
Sıra partinin aday listelerini açıklamasına gelince…
Aaa.
O da ne?
Teşkilatın liste başı yaptıkları dipte.
Çok az oy olanlar üstte.
Onun için iyisi mi, otur yerinde!


İZBAN’a iğne zamanı

İZBAN hakkında hep iyi şeyler yazdım bugüne kadar.
Eh gari.
Çuvaldızı değilse de, iğneyi batırmanın zamanı geldi.
Soralım şimdi:
“Bir yerden bir yere giderken sefer saatlerini öğrenmek için ne yaparsınız?”
Benim yaptığım İZBAN’ın internet sitesindeki tarifeye bakmak oldu.
Hatundere’den binecek, Gaziemir’de inecektim.
Tarifede Hatundere için verilen saatlerden işime gelen 11:31’di.
İnternet sitesinin en tepesine yazmışlar:
“Bu veriler yaklaşık olarak hesaplanmıştır. Lütfen sefer saatinden birkaç dakika önce istasyonlarımızda olunuz.”
Tamam.
Tam 11:25’te oradaydım.
Ya tren kaçta geldi?
11:44’de.
11:31’den 13 dakika sonra, tarifedeki belirttiğim seferi izleyen sefer olan 11:55’ten ise 11 dakika önce!
Söyleyin lütfen bunun doğrusu ne?




Bir bardak suda fırtına!

1 Eylül 2013 Pazar

BMC’den “imdat” feryadı! / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 1 Eylül 2013


BMC’den “imdat” feryadı!

Geçen yılın Kasım ayında “Bence BMC…” diye başlamıştım söze.
Ve şöyle demiştim yazının finalinde:
“Harç bitti, yapı paydos!
Ne yani.
İşinden olan, her gün işsiz kalma tehlikesi ile yaşayan insanlara; böyle mi diyeceğiz şimdi?
Bence BMC, ayıp etti.
İzmir’e de, ülkeye de, geçmişini de, geleceğe de yazık etti!”
Çukurova Grubu peş peşe top atınca, BMC’ye bu yılın Mayıs ayında TMSF el koydu.
Hem çalışanlar, hem alacaklı firmalar sevindi.
Ne de olsa TMSF, örneğin el koyduğu medya şirketlerini ihya ediyordu!
Kendilerini de en azından fazla üzmez, nefes almalarına yardımcı olurdu.
Nitekim Türk Metal Sendikası İzmir 1 no'lu Şube Başkanı Halil İbrahim Tosun da umutluydu.
Çalışanların BMC'den 18 milyon lira alacağının bulunduğunu söylüyor, TMSF’nin şirkete el koyma kararının işçiler tarafından sevinçle karşıladığını açıklıyordu.

* * *

Günler geçti.
Haftalar geçti.
Umutlu bekleyişin yerini, derin bir hüzün aldı 15 Temmuz 2013 günü:
“14 aydır maaş alamayan 25 yaşındaki BMC işçisi Uğur Nezir, 4'üncü kattaki evinin balkonundan atlayarak intihar etti.
Borçları yüzünden zor günler geçiren Uğur Nezir psikolojik tedavi görüyordu. Daha önce de 33 yaşındaki Sabri Altındal, intihar ederek yaşamına son vermişti.”

* * *

Geldik Eylül ayına.
İşte gelen bir mesaj bana:
“Feyzi bey, BMC konusuna tekrar değinin lütfen. En son Kasım ayında bir yazınızı okumuştum. Zaten o gün bugündür kimselerin bir şey konuştuğu yok.. Ben bizzat içinde yaşıyorum olayların. Eşim BMC mağduru. Hem de ciddi hasarlı.. Dışarıya kuyruğu dik tutuyoruz, belli etmemeye çalışıyoruz ama sabır kalmadı artık.
11 ay maaş alamadıktan sonra haklı nedenle fesih yaparak mahkemeye verdi ve ayrıldı. Dibe düştük, düğün için biriktirdiğimiz paralar gitti. Kredi ödemeleri geciktiği için icralık oldu. Ama biz evlendik Allah ufak tefek imkanlar verdi, tutuştuk el ele yürüdük. En azından evimizi açtık. Borç harçla tabii.
Aylardır oyalıyorlar, konuşacak muhatap bulamıyoruz. Ne sendika temsilcileri, ne de avukatlardan bir sonuç alamıyoruz. İçeride alın teri var, ayların; yılların emeği var… Bu kadar vicdansızlık olmamalı.
Bir şeyler yapın, duyurun bu insanların sesini lütfen. Boşananlar, evini, arabasını satanlar, çocuklarını okuldan alanlar, intihar edenler var…
Bunların hepsi gerçek. Ama kimselerin haberi yok. Belki biz diğerlerine göre şanslıyız ki duruyoruz ayakta .. ( Allah biliyor nasıl durduğumuzu…) İlgi ve bilgilerinize…”

* * *

BMC’den yükselen “imdat” feryadını ben duydum.
Başka duyan var mı?


Bu duruşa saygı duyulur

Okur musunuz lütfen:
“Ege Genç İşadamları Derneği, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde  temsil ettiği 3500 şirket, 550 iş insanı adına ‘Savaşa Dur’ diyerek Dünya'ya barış çağrısında bulundu.
EGİAD'dan yapılan açıklamada, Ortadoğu’daki karışıklıkların tüm Dünyayı etkileyerek telafisi imkansız yeni acılara  yol açabileceğine işaret edilerek, her zamankinden daha fazla sağduyuya ihtiyaç olduğuna dikkat çekildi.”
Bakmayın siz “işadamları” lafına.
Bilen biliyor zaten ama bilmeyenler için belirtmek isterim ki, bu açıklamanın altındaki imza, bu “onurlu duruş” bir kadına ait.
EGİAD Başkanı Seda Kaya’ya.
Nice “adam geçinenlerin” kıvırdığı ve kıvrandığı bir konuda böylesine açık, kararlı ve (en azından bana göre) doğru bir tavır koyduğu için Seda Kaya’yı kutluyorum.
Ve tabii…
Onun davranış biçiminin bütün “adamlara” örnek olmasını diliyorum.


Tek karelik adam!



30 Ağustos 2013 Cuma

BUGÜN / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 30 Ağustos 2013


BUGÜN

Şöyle anlatmıştı 30 Ağustos’a gün be gün nasıl gelindiğini Söylev’inde:
“2O/21 Ağustos 1922 gecesi 1'inci ve 2'nci Ordu Komutanlarını da Cephe Karargâhına çağırdım.
Genelkurmay Başkanı ile Cephe Komutanını da yanımda bulundurarak, taarruzun nasıl yapılacağını harita üzerinde kısa bir savaş oyunu şeklinde açıkladıktan sonra, Cephe Komutanı'na o gün vermiş olduğum emri tekrarladım.
Komutanlar harekete geçtiler. Taarruzumuz, strateji ve aynı zamanda bir taktik baskın halinde yürütülecekti. Bunun gerçekleştirilebilmesi için de kuvvetlerin yığınak ve hazırlıklarının gizli kalmasına önem vermek gerekiyordu.
Bu sebeple bütün yürüyüşler gece yapılacak, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinleneceklerdi.
Taarruz bölgesinde, yolların düzeltilmesi v.b. çalışmalarla düşmanın dikkatini çekmemek için diğer bazı bölgelerde benzeri yanıltıcı hareketlerde bulunulacaktı.”

* * *

“24 Ağustos 1922'de karargâhımızı Akşehir’den, taarruz cephesi gerisindeki Şuhut kasabasına getirttik. 25 Ağustos 1922 sabahı da Şuhut’tan savaşı idare ettiğimiz Kocatepe'nin güneybatısındaki çadırlı ordugâha naklettik.
26 Ağustos sabahı Kocatepe'de hazır bulunuyorduk. Sabah saat 5.30'da topçu atehimizle taarruz başladı.”

* * *

“Efendiler, 26/27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, düşmanın Karahisar’ın güneyinde 50 ve doğusunda 20, 30 kilometre uzunluğundaki müstahkem cephelerini düşürdük.
Yenilen düşman ordusunun bütün kuvvetlerini, 30 Ağustos’a kadar Aslıhanlar yöresinde kuşattık. 30 Ağustos’ta yaptığımız savaş sonunda düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve esir aldık.
Düşman ordusunun Başkomutanlığını yapan General Trikopis de esirler arasına girdi. Demek ki, tasarladığımız kesin sonuç, beş günde alınmış oldu.”

* * *

30 Ağustos hakkında herkes istediğini söyleyebilir.
Ama bence…
En güzelini yine Mustafa Kemal Atatürk söylemiştir:
“Saygıdeğer Efendiler, Afyonkarahisar - Dumlupınar Meydan muharebesini ve ondan sonra düşman ordusunu tamamıyla yok eden veya esir eden ve kılıç artıklarını Akdeniz'e, Marmara'ya döken harekâtımızı açıklayıcı ve vasıflandırıcı söz söylemeyi gereksiz sayarım.
Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekât Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heybetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir.
Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklâl düşüncesinin ölümsüz bir abidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin evlâdı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım sonsuzdur.”
Ezcümle ve gerçekten “kutsal bir savaşın” neden ve nasıl verilmesi gerektiğini anlayabiline…
30 Ağustos kutlu olsun.


Dedim ki…

TV'lerde kerameti kendinden menkul saçma sapan insanları izleyip sinir olanlara, sinir oluyorum.
İzleme kardeşim.
Mecbur musun?

* * *

İhsan Dağı’nın “AB'ye gireceğiz demişlerdi, (Ortadoğu'da) savaşa giriyoruz galiba!” demesine karşılık:
- Çok şükür başımızı sokacak bir yer bulduk!!!

* * *

Soğuk esprilerin sıcak tabakla servis edilmesi, onları yenilir yutulur yapmıyor.

* * *

Fazıl Say’ın “Mustafa Sarıgül’un İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, kanımca barışçıl ve iyi sonuç verir” demesine karşılık:
- Sarıgül hep fazla plastik gelmiştir bana. Ama millet plastik seviyorsa, neden olmasın?

* * *

Savaş muhabbetinin öteki olayları gündemden düşüreceğine inananlar çok yanılıyor.
Tetik çekildi mi bir kere, her yanlış birbirini tetikler!


Var mı ötesi?



29 Ağustos 2013 Perşembe

Kapı açık, önden buyurun! / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 29 Ağustos 2013


Kapı açık, önden buyurun!

Kapıdaki savaş hakkında yazmıştım bugün. Doğru bilgilere ulaşmak için de epey uğraşmıştım.
Sonra sildim attım.
Çünkü sular bu kadar ısınmışken, Esad'ın kimyasal silah kullanacak kadar aptal bir diktatör olduğuna inanmıyorum.
Kuvvetle muhtemel, onun da kafasına çuval niyetine bu olayı geçirdiler!
Ayrıca şunu da iyi biliyorum:
“Karar vermişse ABD…
Geri kalan bahane!”

* * *

Yani bu savaş, benim savaşım değil.
“Ne oldu, nasıl oldu” gibi sorulara yanıt aramak ise zaten işim değil.
Meraklısı çok nasıl olsa.
Baksanız ya…
Ellerinde tokmak, boyuna vuruyorlar savaş davuluna!

* * *

Beni ilgilendiren tek şey insanımız.
Bir kişinin dahi zarar görmesine razı gelmem.
Ha.
Sosyal medyada fırtına gibi esen bir talep var.
Türkiye bu işin içine sokulacaksa, o kararı verenler, onların çocukları ve onlara biat edenler gitsin cepheye.
Kim “gönüllü” ise o gitsin cehenneme!
Ötesi yok.

* * *

Ve kimse, kimseyi kandırmasın.
ABD’nin hesabı, İngiltere’nin kitabı başka olabilir. Ama bizimkiler açısından iş, daha ziyade “kan davasına” döndü.
Sayın Başbakanımız, Esad’ı öyle diline doladı ki, her çıktığı kürsüde etmediği laf, hakaret bırakmadı.
Adamı devirmek için her şeyi yaptı.
Müslüman Kardeşler, ÖSO yetmedi; yanına El Kaide’nin “kelle avcısı” El Nusra’yı koydu.
Yine nafile.
Yine nafile.
Geçen her gün, aleyhine işlemeye başladı.
İtibar yerlerde süründü.
Karizma çizik üzerine çizik aldı.
Şimdi gelinen manzaraya bakın.
Suriye’ye karşı açılan cephede saf tutabilmek için Mısır’daki olayların müsebbibi olarak ilân ettiği İsrail ile kol kola girmeye bile razı.

* * *

Yok arkadaş.
Bu oyunda benim işim de yok, yerim de yok.



Twitter’da İzmir muhabbeti


Barbaros Sansal: Eylül'de siz savaşabilirsiniz ama ben çalışıp üreteceğim. Paris, Milano, Zürich, Edremit, Hatay, Ankara, İzmir!
Hüseyin Aslan: Yepyeni Metro Hatları, Amfibi Otobüs, Tünel Otobüs ve Hava Treni "İmbat"...Biz varız yeter ki İzmir kazansın.
Sefa Doğanay: İZMİR.! Kahkaha ve Eğlenceye doymak için 2 eylül pazartesi saat 21.00 de Fuarda Buluşalım;)
Zafer Şahin: CHP'de Ankara için adı geçen Yılmaz Büyükerşen bir ara İzmir için de düşünüldü. Kendisi 70 yaşın üzerinde ve koca parti umudunu ona bağlamış!
Abdurrahman Dilipak: İzmir konakta coşkulu bir kalabalık vardı.3 günlük rabia nöbetinin son günü idi. ama izmirliler rabia nöbetini yeniden başlatacak.
Erdal Aksünger: 3 gündür İzmir'in köylerindeyim... Görünen o ki AKP iktidarında köylü kendi tarlasında çalışan "ırgata" dönmüş.


Tek karelik uyarı





28 Ağustos 2013 Çarşamba

Bir metre uzarsa burunlar / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 28 Ağustos 2013


Bir metre uzarsa burunlar

Bir mucize gerçekleşse… Allah sopasını gösterse… Hani “rüşvet, ihtilas, irtikap, zimmet, ihaleye fesat karıştırma” diye sıralanıp giden pis işleri yapanlar bir anda ve bir bakışta fark edilir hale gelse…
Örnekse “kul hakkı yiyen” bu pisliklerin burunları “bir metre uzasa” nasıl olur?
Düşünün.
Önemli bir toplantı yapılıyor.
Koca salon hıncahınç dolu.
Kimi ararsan orada.
Mucize o anda yaşanıyor.
Burunlar birer metre uzuyor.
Tam bir kaos.
Kimin burnu kimin kulağında belli değil!
Başlar sağa sola çevrildikçe, aşağı yukarı kalktıkça; burunlar birbirine çarpıyor sürekli.
Bursa’dan kılıç kalkan ekibi gelmiş sanki!

* * *

“Sayın bakanım…”
“Müdür bey dikkat…”
“Tamam müsteşarım…”
“Dikkat amirim…”
Ah…
Vah…
Eyvah!

* * *

Ya da zevattan biri basın toplantısı yapıyor o esnada.
Kameralar adamın burnunun dibine kadar girmiş.
Ve bir anda bir metre uzayınca burun, gazeteciler çevik kuvvet saldırısına uğramaktan beter oluyor!

* * *

Veya boynuna şehrin futbol takımının atkısını dolamış başka biri, çarşı pazar ziyaretinde.
Armağan olarak bir kavanoz bal veriyorlar kendisine.
Önce balı koklamak istiyor.
Kavanozu burnuna yaklaştırdığı sırada…
Hooop…
Mucize gerçekleşiyor.
Eh.
Her zaman bal tutan parmağını yalamaz ya!

* * *

Asıl cümbüş camilerde yaşanacaktır mutlaka.
Hele bir de Cuma namazıysa… Alınlar secdeye değmek üzereyken, bazılarının burnu bir metre uzarsa…
Çat.
Çat.
Çattadanak kırılır alimallah!
Oh.
Beter olsun.
Böyle bir mucizenin en iyi tarafı, “kul hakkı yiyen”  pisliklerin, alnını secdeye bile götürememeleri olacaktır inşallah!


Hodri meydan

İzmirli il başkanları arasında “benim mitingim senin mitingini” döver gibilerinden tartışma çıkmış.
Hepsi de “En kalabalık miting bizimkiydi” demekteler ki, “kim haklı, kim haksız” gerçekten hiçbir fikrim yok.
Bütün mitingleri izlemiş olsaydım dahi, göz bu, yanılır.
Çare ise belli.
Defalarca yazdım, tekrarlayayım.
Miting alanının çevresi kapatılır, yeteri sayıda giriş için turnike konur ve her gelen sayılır.
15 bin 243 kişi mi geldi, 39 bin 170 kişi mi geldi, 197 bin 131 kişi mi geldi; çıkar ortaya.
Ama bunu yapmak için “önce yürek” lazım.
En güzeli üç partinin ve hatta iddia sahibi olan varsa başka partilerin de bir centilmenlik anlaşmasıyla böyle bir uygulamayı birlikte yapmaları.
Siyaset bir bakıma yarış ise alın size yarış.
Hoş.
Sadece bir siyasi parti bile “Ben varım” derse, ötekiler de takılmak zorundadır peşine.
Ne dersiniz, kimde var o yürek?


Tek karelik pastakâr!






27 Ağustos 2013 Salı

Ararlarsa, korkmayın / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 27 Ağustos 2013


Ararlarsa, korkmayın

Telefon çalar.
“Ben Başkomiser falan filan. Siz falanca kişi misiniz?”
“Evet.”
“Filanca adreste mi oturuyorsunuz?”
“Evet.”
“TC kimlik numaranız şu mu?”
“Evet.”
“Falanca bankada hesabınız var mı?”
“Evet.”
Bu arada fonda telsiz sesi duyulur.
Kısa bir ara.
“Şimdi sizi Savcı Beye bağlıyorum.”
Yine kısa bir ara.
Başka bir ses duyulur:
“Sakın kimseye aradığımızı söylemeyin. Birazdan operasyon yapılacak. Bize acilen bankadaki hesabınızdan 100 bin TL çekip, verin. Acil operasyon için gerekli bu parayı Devlet size daha sonra ödeyecek.”
Falan, filan…

* * *

Bakmayın siz “falan filan” dediğime.
Anlattığım olay kurmaca değil.
Gerçek.
Aynen yaşandı.
Benzerleri ise sürekli yaşanıyor.
Özellikle huzur içinde emekliliğini yaşamaya çalışan çok kişi bankadan paralarını çekip, bu dolandırıcılara çoktan kaptırdı.
Sorun tanıdığınız bankalara, bankacılara.
Bakın, neler anlatacaklar.

* * *

İlle de tuzağa düşmek şart değil ayrıca.
O an yaşanan heyecan, korku, panik; bu insanların geride kalan ömürlerden kim bilir kaç yılı alıp, götürdü.
Yürekler sıkıştı.
Tansiyonlar çıktı.
İnsanlar günlerce kâbus gördü.

* * *

Ve dikkat.
Arayanlar daha önceki kontör ve benzeri soyguncular gibi kör kuyuya taş atmıyor, boşuna olta sallamıyor.
Ellerinde insanların “özel bilgileri” var.
İsim, adres, telefon, TC kimlik numarası, banka kayıtları…
Tamam.
TC kimlik numaraları artık ayağa düştü.
Kapıya bir zarf getiren “TC numaranı vermeden, vermem” diyor.
Ama iş banka hesaplarına gelince…
Orada durun işte.
Nereden almış olabilirler o bilgileri?
Bu kişiler sıradan dolandırıcı olamaz.
“Organize suç örgütlerini” olmayacak yerlerde aramasın kimse. Belli ki, bir telefon kadar yakınlar bize!
Kim bunlar?
Yüce devletimizin “herhalde” bir fikri vardır.


Dedim ki…

Bizim meydanlarımız ne Tahrir, ne de Adeviyye, Rabia veya Mansuriye olacak.
Kim ne derse desin ve ne yaparsa yapsın, bizim meydanlarımız Atatürk olacak, Cumhuriyet olacak,  Taksim olacak.

* * *

Türkiye tarihi boyunca böylesine savrulmamıştı dış politikada.
Sıfır sorundan geldiğimiz yere bakın...
Sıfır bile büyük hale geldi,  bizi bu hale düşürenlerin yanında!

* * *

Ağlama ve Keder Partisi...

* * *

Bakan Davudoğlu, “Suriye rejimi, insanlık suçlarının en büyüğünü işleyerek, bir kitle kimyasal silah saldırısı gerçekleştirdi” diyor.
Hemen sonra “Bundan kimin mesul olduğu konusu ortaya çıkarılmadan, insanlık vicdanının bunu kabul etmesi mümkün değildir” diye de ekliyor.
Sormazlar mı adama:
“Senin kafan iyi mi?”
Zaten hükmünü baştan vermişsin.
“Araştırılsın” demek, neyin nesi?



Hey… İzliyorum seni!