11 Eylül 2013 Çarşamba

Neden mi olimpiyatı kaybettik? / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 11 Eylül 2013


Neden mi olimpiyatı kaybettik?

Olimpiyat oylamasında sonucun belli olmasından sonra Mehmet Baransu’nun attığı twitleri kendi köşesinde yazmasını bekledim.
Yazmadı.
Madem öyle ben aktarayım.
Zira önemli.
Hra hem “Olimpiyat adaylığını neden kaybettik?” sorusuna yanıt olacak çok şey var o twitlerde, hem de yeni yanıtlara muhtaç başka sorular!
Hadi başlayalım:

* * *

“Olimpiyatlar için eski parayla 1 katrilyon Başbakanın adamı Erol Olçak'ın kontrolüne verildi. O para da har vurup harman savruldu.”
“Bu paranın küçük bir bölümüyle seyirci statlara getirilip, Akdeniz, dünya güreş, U-20 de seyirci rekoru kırılabilirdi. Seyircide sıfır çektik.”
“Yani yüzde seksen değerlendirmenin alındığı alanlarda biz sıfır çektik.”
“Konya’da leblebicilik yapan adamı Göksel Gümüşdağ’ın talimatıyla spor genel müdür yardımcısı yaptık.”
“Bu leblebicilik yapan adama 61 tane spor federasyonunu bağladık. Sonuç 61 federasyon, sıfır puan.”
“Tüm federasyonları Başbakan Erdoğan’ın kardeşi Mustafa Erdoğan’ın umuduna bıraktık. Her federasyonla, seçimleriyle ilgilendi Mustafa Erdoğan.”
“Spor genel müdür yardımcısı yaptığın adam türban takıp, türbanlı kadınlarla dalga geçti. Resimlerini tüm Türkiye yakında görür.”

* * *

“Şimdi oturup, Erol Olçak’ın bir katrilyonu nereye harcadığına bakacağız. Bakar mıyız? Asla. Emirle verildi çünkü. Tüm açılışlar ona veriliyor.”
“Bu yazdıklarıma yalan diyebilecek siyasetçinin, bakanın da anlının karışlarım. Milletin parasını peşkeş çek. Leblebiciye koltuk ver.”
“Göksel Gümüşdağ Türk sporunu idare etsin. Olacağı buydu. Siz daha beterini hak ediyorsunuz.”
“Televizyonlara bakın. Bu gerçeklerin hiçbirini anlatamazlar. Gazeteler yazamaz. Tüm medyayı parayla susturdular. Tetikçiler ekranlarda.”
“Doping listesini niçin kamuoyundan saklıyor spor bakanlığı. Bunu da spor bakanı açıklar umarım.”
“Başbakan bu ekibe inandı ve kandırdılar. Olimpiyat sonrası hesap sorar umarım. İlk sorması gerekli kişi kader arkadaşı Erol Olçak olmalı.”

* * *

“AK Partililer neden Erol Olçak'a, Erol .lçak der. Boş bıraktığım yere harfi siz koyun. Kaç milyon dolarlık iş aldı. Milyar mı deseydim.”
“Erol Olçak'ın TRT'ye borcunu kapatmak için niçin bütün organizasyonlar ona veriliyor. Milletin parası niçin peşkeş çekiliyor.”
“Erol Olçak'ın devletten ihalesiz, zorla aldığı, ihale adı altında aldığı işleri Başbakan açıklayabilir mi?”
“TRT'den sorumlu bakan açıklayabilir mi? Erol Olçak'ın TRT'ye borcu ne kadar? Borcunu ödememesine rağmen ikinci reklam ihalesini nasıl aldı?”
“AK Partiyle yolların neden ayrıldı, diye soruyorlar. Hırsızlık kardeşim, hırsızlık.”
“Erol Olçak umarım beni mahkemeyi verir. Daha reklam panosu işine girmedim bile.”
“Erol Olçak'ın aldığı en az yüz işi ben biliyorum. Çünkü canlı yayınlarını ben yaptım. Samsundaki boru açılış işini bire yüze aldılar.”
“Spor Bakanlığından bir yetkiliye şunu sordum. Neden tüm organizasyonu Erol Olçak'a verdiniz. Sustu, sonra benden daha iyi biliyorsun, dedi.”
“Bir bakan kına stokları tükenmis diye twet atıyorsa, o ülkeye olimpiyat verilmemesi üzerine düşünmeye gerek yok.”

* * *

Özellikle iki isme dikkat çekiyor Mehmet Baransu.
Biri Göksel Gümüşdağ.
Emine Erdoğan’ın yeğeniyle evli olan Gümüşdağ, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde Başkanvekili. Sporla ilgili olanlar, bu alandaki konumunu zaten iyi bilir.
İkinci isim Erol Olçak.
Kendi adını taşıyan internet sitesinde, kendini şöyle tanıtıyor bu arkadaş:
”AK Parti'nin adını bulan, logosunu tasarlayan, iletişim stratejisini, seçim kampanyalarını belirleyen reklamcı…”

* * *

Velhasıl Mehmat Baransu iddialarında çok iddialı.
Ya onun sorularına muhataplar, var mı verecek cevapları?



Tek karelik hüzün

10 Eylül 2013 Salı

Hatada ısrar etmeyin / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 10 Eylül 2013


Hatada ısrar etmeyin

Yazarken iş kolay. Yazdığını okurken kolay. Konuşurken de kolay sayılır.
Fakat spontane yapılmış bir konuşmanın yazıya dökülmesi, işte o zor.
Zira muhabbet sırasında gayet doğal karşılanan, fazla dikkat çekmeyen “kırık dökük cümleler”, uzunca “eeee”lemeler ve benzeri minik hatalar dahi hemen sırıtır kâğıt üzerinde.
Geçen Cuma günü, Radyo Pause’daki “Konuşmanın Tam Zamanı” günüydü.
Aylin Süphandağlı, İzmir’i sallayan önemli bir konuyu, Bornova’daki “ağaçlı yolu”, buradaki Karayolları arazisinin satışını gündeme getirdi.
Ve sordu:
Acaba ne düşünüyordum?
Düşündüklerimi anlattım ve sonra programın bant kaydından söylediklerimi aynen yazıya aktardım.
İşte o bölüm:

* * *

Rezalet desem yeterli olur mu, ayıp desem yeterli olur mu, günah desem yeterli olur mu?
İşimiz gücümüz rant. Bu dünya düzeninde rant önemli tabii.
Ama devletin sahip olduğu alanları, arazileri, yerleri; kamu yararına kullanmasını beklemek, bu ülkede yaşayan insanların hakkıdır.
Ben bu ülkede yaşıyorum, o arazide benim de payım var.
Özellikle İzmir’de yaşayanların daha çok payı var.
Peki, bana sordunuz mu?
Sormadınız.
Şu gezi olayları niçin başladı?
Vatandaşa sorulmadan orada bir işe kalkışıldı. Olaylar çığırından çıktıktan sonra da “yok plebisit yapacağız, yok halk oylaması yapacağız” falan gibi bir takım numaralar yapılmaya başlandı.
Aynı şey şimdi burada da mı yaşansın?

* * *

Haliyle “Diren ağaçlı yol, Diren Bornova, Diren İzmir” muhabbetleri ciddi biçimde gündemde. Ve bu giderek artacaktır. Bunun önüne kimse geçemez.
Orası, herkes bilecektir, son derece çirkin ve karmaşık bir yapılaşmanın hemen yanı başındaki büyük bir arazi parçası.
Bu kamunun, bizim malımız.
Dağ başında park yapmanın hiçbir anlamı yok. Siz şehrin merkezinde bu alanları yaratacaksınız ki, insanlar nefes alacak yer bulsun.
Bir tek Kültürparkımız var şehrin içinde, başka olmasın mı yani?

* * *

Derhal ve derhal bu uygulamanın durdurulması, idarenin ve yargının hızlı hareket etmesi ve bu satışın önlenmesi lazım.
Satış yapılırsa da, sonrasında iptal edilmesi lazım.
Burası halkın malıdır ve halk buranın kamu yararına kullanılmasını istiyor.
Yeteri kadar gökdelen var. Yapılmaya devam ediliyor, edilecek. Kişinin özel mülkiyetinde olan bir yer olsa, ille “istimlak et, al” bu da tartışılır.
Burası zaten kamunun malı. Neden yine paraya tahvil etmek için, hazineyi doldurmak için, daha doğrusu dolan hazineyi başka yerlerde kullanmak için burayı satacaksınız?
Kesinlikle, şahsen, bunun mücadelesini sonuna kadar vermeye kararlıyım.
Ve bizi dinleyenlerin de bu mücadelede aktif biçimde rol almasını rica ediyorum.

* * *

Halk artık kendi sesinin duyulmasını istiyor. Ve kendi sesini duyurmak için de kararlı.
Zaten kıvılcım çaktı ve o kıvılcım büyük bir ateşe dönüşebilir.
İnsanlar artık korku duvarlarını aştı, korku eşiği çoktan aşıldı.
Dikkat edin her olayda insanlar sesini yükseltiyorlar. Türkiye’yi yönetenlerin, şehirleri yönetenlerin artık akıllarını başlarına alması lazım. Bundan sonra hata yapma lüksleri kalmadı.
Hele hatada ısrar etmek…
O zaman akla şu gelir. Sen biliyorsun kardeşim, bunu böyle yaparsan insanlar ayağa kalkacaklar, insanlar yürüyecekler, insanlar direnecekler.
E sen hatada ısrar ediyorsan, demek ki olay çıkmasını istiyorsun. Provoke ediyorsun insanları.
İşte o zaman akla başka sorular gelir. Herkes bu hatadan kaçınsın.



Tek karelik anlayana!






9 Eylül 2013 Pazartesi

“Kaçın enişte geliyor!” Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 9 Eylül 2013


“Kaçın enişte geliyor!”

Dikili sahilinde karaya vurmuşlar.
Yüzlerce.
Belki binlerce.
İnsanlar üzgün.
Hele çocuklar anlam veremiyor manzaraya.
Soruyorlar:
“Nasıl olur da ölürler böyle topluca?”
Balıklar da “çocuk” yaşta.
Çoğu yavru, minicik daha.
Bir konuşabilseler, anlatacaklar; gözünü hırs bürümüşlerin, kural tanımazların, doğanın dengesini bozanların yaptığı canavarlığı.

* * *

Sormuşlar deveye:
- Neren eğri?
Demiş ya:
- Nerem doğru ki?
Memleketimizdeki çok şey gibi, ticari amaçla balık avlamanın da ne koşulları doğru düzgün saptanmış; ne de o bozuk koşullara dahi doğru düzgün uyan var.
Bir şeyleri yeniden keşfetmek falan gerekmiyor oysa.
Bakın balıkçılığın ciddi biçimde yapıldığı İskandinav ülkelerine, Japonya’ya filan.
Onlar ne yapıyorsa, siz de aynısı yapın.
Yok.
Olmaz.
Neden?
Kısa zamanda daha çok para kazanmak varken, neden olsun ki???

* * *

Bizim sahillerde, Sahil Güvenlik denetlemeye çıkacağı zaman, “onları denetleyenlerin” kullandığı bir sözcük vardır.
Bir nevi kod adı.
Nedir o?
“Enişte.”
Sahil Güvenlik için “enişte” der, trolcüler, gırgırcılar  birbirlerine haber verirken:
“Dikkat enişte geliyor…”
Haydi vira.
Ya kaç, ya toplan, ya boşalt.
Dikili’de de “boşaltmışlar” işte, avlanması yasak yavru balıkları denize.
Sonra bunu yapan tekne belirlenmiş, 20 bin TL ceza yazılmış, şöyle, böyle, hikâye!

* * *

Derin suda balık avlamak, derin mevzu.
Konuyu iyi bilenlerin söyleyeceği çok şey var da, dinleyen kim?
İstenirse hem daha çok balık avlamak, hem balık türlerinin neslini çoğaltarak yaşatmak mümkün.
Mesele doğru kuralları koymak. Ve o kurallara, herkesin uymasını sağlamak.
Yine mesele…
Bunu gerçekleştirecek irade.
O irade nerede?


UYARI

Bugün inancın günü.
Bugün direncin günü.
Bugün azmin günü.
Bugün yapılan fedakârlıkların, verilen emeklerin, akan terin ve gözyaşının, dökülen kanın; boşa gitmediğinin kanıtlandığı gün.
Bugün sevincin günü.
Bugün mutluluğun günü.
Bugün coşkunun günü.
Bugün zafer günü.
Bugün İzmir’in günü.
Bugün Türkiye’nin günü.
Bugün ülkesi işgal edilmiş bir ulusun, düşmanlarına tekmeyi vurduğu gün.
Bugün 9 Eylül.
Ve kimse…
Ama hiç kimse bugünü oraya buraya çekiştirmeye, sulandırmaya, bulandırmaya kalkışmasın.
Sakın.



Tek karelik mutluluk

8 Eylül 2013 Pazar

“Üçüncü yol” mümkün / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 8 Eylül 2013


“Üçüncü yol” mümkün

“On yıllardan beri diktatörlüğün baskıları altında yaşayan Suriye halkının, özgürlük ve adalet talebi ile başlattığı barışçıl gösteriler sabote edilerek, ülke kısa sürede kanlı hesaplaşmalar ve vekâleten savaşların arenası haline getirilmiştir.”
“Suriye’de iki yılı aşkın bir süreden beri devam eden acımasız iç savaş, 100 bin insanın hayatını kaybetmesine, milyonların mülteci durumuna düşmesine neden olmuştur.”
“Şimdi de sorunun dışarıdan yapılacak bir askeri operasyonla çözüleceği iddiası ile karşı karşıyayız. Bu iddia inandırıcılıktan yoksundur; muhtemel bir müdahale masumların ölmesini durdurmayacak, aksine bölgedeki yangını büyütecek, kaosu daha da derinleştirecektir.”
“Silahlı müdahalenin ve işgalin çözüm olmadığını bir milyona yakın insanın öldüğü Irak’ta bütün çıplaklığı ile gördük. Henüz kim tarafından gerçekleştirildiği bile kesin olarak ortaya çıkarılamamış olan kimyasal silah kullanılması gerekçe gösterilerek, dışarıdan yapılacak silahlı bir müdahalenin Suriye’de de benzer sonuçları doğuracağı açıktır.”

* * *

“İki yanlıştan bir doğru çıkmaz. Suriye’deki ateşi daha büyük ateşler söndüremez. Esad rejiminin belini bükecek sınırlı bir müdahale de, Esad’ı devirecek bir işgal de çözüm değildir.”
“İhtiyaç duyulan, derhal ateşkes ve barış görüşmelerinin başlamasıdır.  Daha fazla zaman ve kan kaybetmeden, tüm tarafların katılımı ile demokratik bir seçim ortamının hazırlanmasına odaklanılmalıdır.”
“Barışa öncülük etmesi gerekenler bölge ülkeleridir. Çatışmayı desteklemek, dışarıdan yapılacak müdahalelere ortam hazırlayan girişimlere ümit bağlamak yerine, Suriye halkının kendi geleceğine yönelik kararı kendilerinin vermesine saygı duymak ve bunun zeminini oluşturmak için gayret göstermek gerekir.”
“Başta Türkiye ve İran olmak üzere tüm bölge ülkeleri dış politika yönelimlerini gözden geçirmek durumundadır. Derhal barış masası kurulmalı ve tüm taraflar, çözüm üretmeden kalkmamacasına bu masaya oturmalıdır.”

* * *

“Ne yazık ki Türkiye kamuoyu keskin bir kutuplaşma içindedir. Her konuda olduğu gibi Suriye’de yaşanan trajedi ile ilgili de iki kanlı yol önümüze konmaktadır.”
“Hayır. Diktatörlüğü de, diktatörün yaptığı katliamları da reddediyoruz. Aynı şekilde Suriye’nin bombalanmasını, işgal edilmesini de asla kabul etmiyor, çözüm olarak görmüyoruz.”
“Bir üçüncü yol mümkündür. Bu yol, düşmanlık değil kardeşlik, savaş değil barış, diktatörlük değil demokrasi yoludur.”

* * *

Bu satırları ben yazmadım.
Fakat altına imzamı attım.
Tıpkı çağrıyı yapan Cihan Aktaş, Mehmet Bekaroğlu, Ali Bulaç, Gencay Gürsoy, Jülide Kural, Ömer Laçiner, Nuray Mert, Sırrı Süreyya Önder, Şebnem Sönmez, Nur Sürer,  Altan Tan ve diğerleri gibi.
Yani.
Yeri geldiğinde uzlaşmak, aklın yolunda buluşmak hiç de zor değil.

Hiç yoktan iyi

Müjdat Ünsalan, 1 Aralık 1986 tarihinde yayınlanmış yazımı getirdi.
Vay be.
3 sene sonra 30 yıl olacak.
Yazıda kendisiyle ilgili bir bölüm de var haliyle ki, saklamış bugüne kadar.
Ayrıntıya girmeden özetlemem gerekirse, yine “parti içi demokrasi” mesele.
Ne garip ve de acı. O günden bugüne ileri gideceğine CHP ile Türkiye, film geri sarmış.
Çünkü 30 yıl önce kör topal da olsa parti içi demokrasi işler, önseçim falan yapılırdı.
Sandıktan çıkan sonuca da herkes razı olur, saygı duyardı.
Geçen gün yazdım ya, aday adaylarının yarısı “önseçim yoksa biz adaylıktan çekiliriz” dese, işi rengi değişir.
Müjdat Ünsalan ise şunu söylüyor en azından:
“Önseçimi bilmem ama eğilim yoklaması mutlaka yapılmalı. Ve ben bu yoklamadan birinci çıkmazsam, aday adaylığı geri çekerim.”
Ne demek bu? Şu demek?
Eğilim veya temayül yoklaması denen şeyin resmen bir değeri yok. Parti isterse –tıpkı AKP’nin yaptığı gibi- yoklamada sonuncu çıkanı aday gösterebilir.
Yani Ünsalan’ın tavrı, önemsenmelidir.







6 Eylül 2013 Cuma

İyilikten maraz doğa(bili)r! / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 6 Eylül 2013


İyilikten maraz doğa(bili)r!

Bölgeye gidenler yazıp, söylüyor. Üstelik aylardır. Suriye sınırındaki gümrük kapılarından geçmek işine gelmezse, beş on metre yan taraftan girmek mümkün Türkiye’ye.
Nasıl?
Selamsız sabahsız.
Elini kolunu sallaya sallaya.
Zor durumda kalan insanlara yardım etmeye, eyvallah.
Pardon ama…
Türkiye “yol geçen hanı” değil.
Hele “dingonun ahırı” hiç değil.
Her şeyin bir usulü, erkânı olur.
Gücün ne kadarına yetiyorsa o kadar sığınmacıyı alır, elinden geldiğince ağırlarsın.
O kadar.
Eğer ciddi bir devlet isen de daha fazlasına göz yummazsın.

* * *

Gelen, giriyor.
Giren ise istediği yere gidiyor.
Biri çıkıp cevap versin:
“Suriye nere, İzmir nere? Ne işi var Suriye’den gelenlerin İzmir’de?”
Yine soruyorum:
“20 ildeki 20 barınma merkezinde kalan 200 bin sığınmacının dışındaki 300 bin Suriyeli nerede?”

* * *

Eskiler “İyilikten maraz doğar” demişler.
Bilmeyenler için yazalım.
Maraz, “dayanılması güç durum” demek.
Aynen öyle.
Bu gidişin sonu, ciddi sıkıntılara gebe.

* * *

Üzülüyoruz elbette yaşanan olaylara.
Ne Suriyeli, ne Bengaldeşli, ne Somalili; şu dibi çıkmış dünyadaki hiç kimse, aç ve açıkta kalmasın istiyoruz.
Senin gücün varsa, topla dünyada kim var, kim yok; hepsine bak.
Fakat kusura bakma…
Benim tencerem zor kaynarken, her şey bir yere kadar.

* * *

Diyebilirler ki:
Biz bakarız.
Tamam.
Bakın o zaman.
İlk iş, Sayın Başbakan’ın Ankara ve İstanbul’daki evlerine birer Suriyeli aileyi yerleştirin.
Başka?
Evlerine sığınmacı konuk almak isteyenler el kaldırsın.
Hatta “4” işareti yapsın!


Sakın ha!

Suriyeli sığınmacıların yarattığı “dirlik, düzenlik, güvenlik” endişesinin ötesinde, bir başka soru daha var gündemde:
“Acaba bu kişiler yerel seçimlerde oy kullanacak mı?”
CHP İzmir Milletvekilleri Aytun Çıray ve Birgül Ayman Güler bu sorunun cevabını arıyor.
Ben de öyle.
Bir yabancı oy kullanamaz durduk yerde.
Yabancıların, önce Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması gerekir ki; onun kararını verme yetkisi de, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nde.
Bilgi Edinme Yasası’nın verdiği hakkı kullanarak Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’ne sordum:
“Son bir yılda kaç kişi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına kabul edilmiştir? Bunların uyruklarına göre dağılımı nedir?”
Cevap verirler mi, nasıl verirler, bilmem.
Bildiğim, o soruların cevabını merak eden herkesin; başta milletvekilleri olmak üzere, işin peşine düşmesidir.
Türkiye’yi yönetenler ise böylesine yanlış ve çirkin bir yolu açma aymazlığına düşmemelidir.
Asla ve sakın ha!


Tek karelik istikamet!


5 Eylül 2013 Perşembe

Konuşmanın tam zamanı / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 5 Eylül 2013


Konuşmanın tam zamanı

Anonsları, afişleri sağda solda belki duydunuz, gördünüz.
Yarın saat 14-15 arasında, Radyo Pause’da “Konuşmanın Tam Zamanı” adlı bir program var.
Daha doğrusu “programım” var.
Ege Telgraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Aylin Süphandağlı bana eşlik ediyor.
O soracak.
Ben cevaplayacağım.
Sanki ilk kez yayınlanacak gibi görünse de, bu ikinci program aslında.
Geçen hafta kimselere haber vermeden çıktık yayına.
Her ne kadar Star TV’de “Kırmızı Koltuk” programında, büyük bir ustayla, rahmetli Esen Ünür’le ekranı paylaşmış olsam da…
Ve çeşitli vesilelerle televizyonlara pek çok kez çıksam da…
“İlk yayın” hep heyecanlı olur.
Yine öyle oldu.
Başta biraz “kem küm” ettim işin doğrusu.
Sonrası fena değildi.
Daha sonrası, eminim çok daha iyi olacak.

* * *

Derlerdi de, fazla ciddiye almazdım.
Öyleymiş.
Radyoda program yapmanın, konuşmanın tadı bir başkaymış gerçekten.
Sevdim mikrofonu.
Radyonun avantajı şu.
Konuşurken başın eğik mi, kolun nerede duruyor, dudaklarında çarpık bir gülümseme mi var?
Hiç önemi yok.
Becerebiliyorsan, amuda kalkarak konuş!
Nasıl olsa kimse görmüyor.

* * *

Geçen Cuma, tam da 30 Ağustos’tu.
Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın “Büyük Zafer” ile taçlandığı gün.
Şu aralar savaşla yatıp, savaşla kalkıyoruz ya…
İşte o gün, şunu söylemenin tam günüydü:
“İnsan savaşacaksa, Kurtuluş Savaşı gibi bir amaç için savaşmalı. Geri kalan savaşları hepsi tartışılır, çoğu da zaten birilerinin çıkarı için yapılır.”
Ayrıca İzmir Fuarı’nı konuştuk epey.
Ve de elbette, CHP’deki aday furyasını.

* * *

Peki, yarın ne olacak?
Bilmiyorum.
Gündem ağzına kadar dolu.
Konuşacak çok şey var.
Ve saat 14’te…
Konuşmanın tam zamanı.
-----------
Bilgi: Merak eder, dinlemek isterseniz… Radyonun frekansı 107.9; internet adresi de radyopause.com.tr




Siyasette nezaket

Zarafet ve nezaket, hayatın her yerinde ve her anında önemli de, hele ki siyasette, fazlasıyla muhtacız bu hasletlere.
Çünkü siyaset boyuna “kavga, küfür, hakaret” ile geliyor gündeme…
Oysa bakınız:
Zarafet.
Nezaket.
Siyaset.
Bu üç sözcük arasındaki uyum dahi, onların daima bir arada olmasına yetmeli.
Bereket o uyumun gereğini yapanlar çıkıyor arada.
Örnekse…
AK Parti İzmir İl Başkanı Ömer Cihat Akay, “Kocaoğlu’nun adaylık kararı” hakkında konuşurken; zarafet ve nezaketini korumuş büyük ölçüde.
Gerçi “Müracaat sayısı Kocaoğlu’ndan ve ilçe belediye başkanlarından memnuniyetsizliğin göstergesi” falan demiş ama olacak o kadar.
Neticede benzer bir yorumu dün ben de yaptım.
Asıl önemlisi “Bizim için önemli olan bizim adayımızdır” şeklindeki sözlerinin hızla eyleme geçirilmesidir.
Aynı zamanda seçmene karşı gösterilecek nezaketin gereği olarak, adayların bir an önce belirlenmesidir.




Tek karelik hıyar ağası!

4 Eylül 2013 Çarşamba

İzmir’in “istisnai” adayları / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 4 Eylül 2013


İzmir’in “istisnai” adayları

CHP’de 16 tane genel başkan yardımcısı var. Sayı çok. Dolayısıyla hepsinin “eşgüdüm” içinde çalışması zor.
O nedenle önerim, bir de “Genel Başkan Yardımcılarından” sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olmalı CHP’nin!
Zira Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’in “Başvuru süresi uzatılacak. Aralık ayına çekilmesi planlanıyor” dediği gün…
Bir diğer Genel Başkan Yardımcısı Gökhan Günaydın “Süre kesinlikle uzatılmayacak” dedi.
Günaydın’ın bu “kesin” açıklamasına, “en birinci” Genel Başkan Yardımcısı Adnan Keskin’den de “onay” geldi.
CHP açısından dikkat edilmesi gereken fasılların başında “bu durum” geliyor bence.

* * *

Gelelim güncel meseleye…
Kimler aday oldu, kimler neden olmadı ve benzeri soruların yanıtını; Gökhan Günaydın’ın açıklamasında aramak gerekiyor.
Kritik cümle şu:
“Genel Merkez’e başvuru yolu, istisnai durumlar için açık tutuluyor…”
İşte.
Aziz Kocaoğlu’nun da, Hüseyin Aslan’ın da, Tunç Soyer’in de 2 Eylül’de başvuru yapmaması; durumlarının “istisnai” olduğunu düşünmelerinden kaynaklanıyor.

* * *

Kocaoğlu “Zaten Başkan” nasıl olsa.
Tunç Soyer, şöhretinin İzmir sınırlarını aştığına ve özellikle ulusal basında kendisini destekleyenlerin çokluğu sayesinde “adaylık ihtimalinin” son ana kadar masada kalacağına inanıyor mutlaka.
Hüseyin Aslan daha da açık konuşmuş, “Benim konumumda ve donanımımda bulunan kişileri başta CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere parti üst yönetiminin göz önünde bulunduracağına, kararlarını da buna göre vereceğine inancım tamdır” diyor.
Diğer yanda, adı geçenlerden sadece Hakan Tartan adaylık dosyasını verdi.
O da parti genelgesinde belirtilen koşulların aksine, CHP İzmir İl Başkanlığı’na değil; CHP Genel Merkezi’ne gidip, verdi.
Yani…
Sıraladığım bu dört isim, 2 Eylül virajına, hızlarını kendilerine göre “birer vites yükselterek” girdiler!

* * *

Potansiyel adayların izleyecekleri iki ana yol var önümüzdeki süreçte.
İlki Genel Merkez’in yaptıracağı kamuoyu araştırmalarında “birinci çıkmak” için “hava basmaya, gaz vermeye” devam etmek.
İkincisi, karar vericileri etkileme, onlara baskı yapma gücü olan “kişi ve kurumları” harekete geçirmek.
Eh artık.
Kimin gücü, neye yeterse!



Ayıkla pirincin taşını

Geçmişinde önseçim geleneği olan bir siyasal parti, bu demokratik yöntemi uygulamazsa ne olur?
Olan şu:
Konak’ta 10, Gaziemir’de 7, Güzelbahçe’de 6, Karşıyaka’da 7, Karabağlar’da 9, Balçova’da 9, Bayraklı’da 11, Buca’da 14, Bornova’da 8, Çiğli’de 15, Aliağa’da 7, Çeşme’de 12, Dikili’de 8, Menderes’te 14, Urla ve Selçuk’ta da 7’şer kişi belediye başkanlığına aday oldu.
Hadi bakalım.
Gel de çık işin içinden!

* * *

Bir de şu var tabii.
Aday sayısı özellikle beşten fazla olan yerlerde, insanlar görevdeki belediye başkanının “değişme zamanı” geldiğine inanıyor olmalı ki; böylesine iştahlı.
Hele aday sayısı 10’un üzerindeki Konak, Buca, Çeşme, Çiğli, Menderes ve Bayraklı’da; var mı bunun başka bir izahı?




Tek karelik ya kısmet!