17 Temmuz 2013 Çarşamba

Bazı darbeciler iyidir! / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 17 Temmuz 2013


Bazı darbeciler iyidir!

Mısır’da darbecilerin yaptığına tüm gücüyle direniyor kendine “demokrat” diyen herkes.
Öyle de olmalı.
Türkiye’yi yönetenler ise bu konuda liderliği kimseye kaptırmamaya kararlı.
Merak ettim.
Acaba bu kararlılık ve kahramanlık gösterisi her zaman ve bütün darbecilere karşı mı sergilenmiş, yoksa günün koşulları icabı mı?
Örnekse, Pakistan.
Mısır’dan çok daha “dost ve kardeş” bir ülke hesapta.
AKP’li yılların önemli bir bölümünde, Pakistan’ın başında darbeci bir general ve Pervez Müşerref adlı en hasından bir diktatör vardı.
Ne yaptı Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan ve öteki iktidar mensupları?
Pervez’le “müşerref” mi oldular, “bizim diktatörlerle işimiz olmaz” mı dediler?
Bakalım.

* * *

İslam Zirvesi için 2007 yılının Mart ayında Riyad’a gidiyor Başbakan Erdoğan. Oradaki zevattan ikili görüşme yaptığı kişiler arasında bilin kim var?
Bravo.
Bildiniz.
Pervez Müşerref.
Devam edelim.
15 Kasım 2007, saat 21:05. Haberi NTV veriyor:
“Ankara, Pakistan’da olağanüstü hal ilan ederek anayasayı askıya alan devlet başkanı Pervez Müşerref’e destek verdi.”
Yine 2007. 3 Aralık:
“Pakistan’da Genelkurmay Başkanlığı’nı bırakıp sadece Devlet Başkanı olarak yemin eden Pervez Müşerref’in ilk resmi konuğu, Cumhurbaşkanı Gül oldu.”

* * *

Aralık ayının 27’si sadece Pakistan için değil, yeryüzü adına kara, kapkara bir gün.
Demokrasi savaşçısı, idam edilen bir başbakanın kızı, eski Başbakan Benazir Butto; göz göre göre gelen ölümle buluştu o gün.
Dünyadaki tüm sağır ve körler dahi biliyordu ki, düzenlenen suikastın arkasında Pervez Müşerref vardı.
Bir gün sonra Başbakan Erdoğan telefonla Müşerref’i aradı.
Görüşmenin “Başsağlığı dilemek için yapıldığı” açıklandı!
Zaman geçti, Müşerref ülkesinden kaçtı. 5 Kasım 2012’de İstanbul’da gördüler onu.
Dolmabahçe’deki şu meşhur Başbakanlık Çalışma Ofisi’ne girerken fotoğrafını çektiler!
Neymiş hanımefendiler ve beyefendiler…
Türkiye’yi yönetenler için bazı darbeciler kötü, bazıları da iyiymiş!


Dedim ki…

Ahlak dersi vermeye kalkışanlar, öncelikle "ahlaksız" olmamalılar.

* * *

Adnan Sökmen "Adalet mülkün temelidir" sözünün altına yazmış: - Temel, sana diyoruz duydun mu?
Cevapladım mecburen:
Temel sağır, İdris kör...

* * *

Akıllı belediye başkan adayları "AVM yapımına izin vermeyeceğim" der bu seçimde...

* * *

"Biz gelmedik kavga için" deyip, halkla kavgaya tutuşanlar; yenilmeye mahkumdurlar.

* * *

İki türlü anket vardır. Biri gerçeği saptamak için... Öteki saptırmak için yapılır.

* * *

Cadı avına çıkanlar sonunda "av" olacaklar.






16 Temmuz 2013 Salı

AKP Ege’de “sıfır” çekebilir / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 16 Temmuz 2013

AKP Ege’de “sıfır” çekebilir

Varsayın ki, ORC araştırma şirketinin yaptığı anket doğru.
Ege’nin büyük şehirlerinde manzara şöyle yani…
Aydın’da CHP yüzde 40,5, AKP yüzde 26,1, MHP yüzde 17,3 oy, diğer partiler 5,2, kararsız yüze 10,9
Balıkesir’de AKP yüzde 33,1, MHP yüzde 30, CHP yüzde 22,5, diğer partiler yüzde 4,6, kararsız yüzde 9,8
Denizli’de AKP yüzde 39,3, CHP yüzde 32, MHP yüzde 16,4, diğer partiler yüzde 2,9, kararsız yüzde 9,4
İzmir’de CHP yüzde 42, AKP yüzde 34,3, MHP yüzde 9,3, diğer partiler 3,2, kararsız yüzde 11
Manisa’da AKP yüzde 34,8, MHP yüzde 29, CHP yüzde 20,6, diğer partiler 3,9, kararsızlar yüzde 11,7
Muğla’da CHP 43, AKP yüzde 26, MHP yüzde 21,1, diğer partiler yüzde 3, kararsızlar yüzde 6,9.
Hal böyleyse gerçekten…
Adayı belli CHP’nin Aydın’da zaferi kesin.
Aynı şekilde (eğer aday seçimlerinde büyük enayilikler yapmazsa) İzmir ve Muğla’da da CHP rakipsiz.
Balıkesir ve Manisa’da CHP seçmeni, MHP adaylarına destek verir; Denizli’de ise tam tersi olursa…
AKP Ege’de “sıfır” bile çekebilir!


Benazir’in pembe şalı / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 16 Temmuz 2013


Benazir’in pembe şalı

Taliban tarafından okuldan eve dönerken başından vurulan Malala Yusufzai’ye “umudun sembolü” diyorlar.
Birleşmiş Milletler'deki Dünya Gençlik Kurultayı'nda, Pakistan'ın suikasta kurban giden eski başbakanı Benazir Butto'nun pembe şalını takarak konuşmuş Malala.
Pembe şalı boşuna takmamış, ona “Dünyanın en cesur kızı” diyorlar ayrıca.
Gerçekten tüylerim ürperdi.
Malala’nın haberini okuduğumda, “Doğu’nun Kızı” adlı kitabı da henüz bitirmiştim.
Benazir Butto’nun yaşamını, verdiği mücadeleyi bilmeyen biri; boşuna “demokrasi ve kahramanlık nutku” atmasın hiç.
Çünkü Benazir, öyle sefa sürer gibi üç-beş ay hapis yatmakla “kahraman” olmadı.
Laf ola beri gele türünden değil, “kefen” onun bedeninden hiç çıkmadı.
Üzerine ne giyerse giysin, sanki o gün ölecekmiş gibi, içinde hep ruhani bir kefen vardı.
Pakistan gibi zor bir ülkede “ille de demokrasi” diyen, babasını bir diktatöre kurban veren, kendisi de başka bir diktatörün emri ile can veren kahraman bir kadındı Benzir Butto.

* * *

General Ziya-ül Hak “katıksız” bir diktatördü.
Düzmece bir mahkeme kurup, seçilmiş bir başbakanı, Zülfikar Ali Butto’yu öldürdü.
Benazir Butto babasının izinden yürüdü.
O da başbakan oldu ülkesine.
Bu kez bir başka diktatör çıktı önüne.
Pervez Müşerref’e karşı direndi bu kez.
Yıllarca sürgünde yaşadıktan sonra ülkesine döndü.
Milyonların oluşturduğu sevgi selinde ilerlerken “beklenen” suikast gerçekleşti 27 Aralık 2007 günü.

* * *

Bereket “öldürülmeden önce” kitabını bitirmişti.
Ve yazdı…
“Dr. Martin Luther King’in ‘Hayatımız önemli konularda sessiz kaldığımız gün sona ermeye başlar’ sözü geliyor aklıma. Ben de Allah’a olan inancımla, kendimi halkın ellerine teslim ediyorum.”
Bunlar Benazir Butto’nun kitabındaki son sözleriydi.
İlginçtir.
Koca kitapta dünyadaki pek çok ülke ve siyasinin adı geçiyor ama Türkiye’nın adı sadece bir kez, babasının kendisine “Mustafa Kemal’in hayatını okumasını tavsiye etmesi” nedeniyle anılıyor.
Oysa ki… Pakistan ile Türkiye hani “dost ve kardeş” ülkeydi?
Yoksa Türkiye’nin “kardeşlik anlayışı” yalnızca “diktatörler ile dostluktan” mı ibaretti?
Özellikle günümüz Türkiye’sindeki yöneticilerin bu konudaki siciline yakından bakmak gerekli.
Merak etmeyin.

Ona da baktım.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Atsineği, Kıskaç, Sokak lambası… / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 15 Temmuz 2013


Atsineği, Kıskaç, Sokak lambası…

İzmir eski Milletvekili Ahmet Ersin’in anlattıklarını, daha doğrusu “yaşadıklarını” dün okudunuz.
Hatırlayın şimdi.
Ne demişti?
“Hukukumuzda bugün ‘gizli tanık terörü’ vardır.”
Ahmet Ersin’e “abartma” diyebilseydik keşke.
Oysa söyleyebileceğimiz tek şey…
Az bile.
“Gizlik tanık” uygulaması gerçekten bir “silah” gibi kullanılıyor Türkiye’de.
Hukuken kimin canı yakılmak isteniyorsa, tıpkı bir PALA imişcesine sallanıyor üzerine!

* * *

Kabul ediyorum. “Tanık koruma uygulaması” suçlulara hak ettiği cezayı verebilme adına, çok önemli ve yararlı bir yöntem.
Bugüne kadar izlediğim yüzlerce filmde, özellikle ABD’de bu yöntemin nasıl uygulandığını gördüm.
Amma velâkin “gizli tanık” başka bir şey.
Ve dünyanın hiçbir yerinde “gizli tanıklar” Türkiye’dekine benzer şekilde, tek görevi “sanığı mahkum etmek” üzerine kurgulanmış bir oyunun figüranı olarak rol almıyor mahkeme salonlarında.

* * *

Örnekse…
ABD hukuk sisteminde ‘davanın çözülmesi için hayati önem taşıması ve tanığın hayatının tehlike altında olması durumunda’ gizli tanık olunabiliyor.
Üstelik ifadesine başvurulan gizli tanığın “kimlik gizliliği” sadece mahkeme salonunu terk ettiği anda başlıyor.
Yani…
Gizli tanık mahkeme salonuna girdiği anda diğer tanıklardan hiçbir farkı olmuyor.

* * *

Türkiye ise sanki başka dünyalarda var olan ülke.
Gizli tanıkların duruşma tutanaklarına geçen trajikomik ifadeleri, çoktan kitap oldu bile!
İlginç olaylardan birini de Mustafa Balbay yazmıştı:
“Ergenekon davasının ‘Selçuk’ kod adlı gizli tanığı, ‘Turgut Özal ölmedi, öldürüldü’ diye ifade verince, bu kanaatin sahipleri hemen üzerine atladı. En başta da aile. Semra Özal, eşinin görevi başında öldürülmüş bir şehit olduğunu söylüyor, gizli tanık Selçuk da bunu bir bakıma doğrulamış oluyordu.
Başka hiçbir delil olmaksızın sadece bir gizli tanığın ifadesiyle açılan davada görüldü ki söz konusu ifadedeki tam cümle şu:
- Turgut Özal’ı şantajla Semra Hanım’a zehirlettiler.”

* * *

Atsineği, Dilovası, Tükenmez kalem, Kıskaç, Sokak lambası, Oyunbozan…
Kimdir bunlar?
Tamam “gizli tanık” da, gerçekten kim bunlar?
Hangisi hırlı, hangisi hırsız kim biliyor?


Dedim ki…

Meydanlar senin... Ekranlar senin...
Güç sende... Kudret sende...
Dediğin dedik, çaldığın düdük.
Dur biraz, sakin ol.
Hâlâ bu öfke niye?

* * *

Mesele "Kefenimi giydim de geldim" diye hamasi nutuklar atmak değil.
Marifet o kefeni "yok yere" hiç kimsenin giymemesini sağlamak.

* * *

"Sanatçılar ile sivil toplum örgütlerinin katıldığı gösteride demokrasi çağrısında bulunuldu."
Nerede?
Mısır'da.
Eh.
O zaman haklarıdır!

* * *

Palas pandıras Fas...



Tek karelik tekme!

14 Temmuz 2013 Pazar

Ahmet Ersin’in “gizli tanık” feryadı / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 14 Temmuz 2013


Ahmet Ersin’in “gizli tanık” feryadı

Ahmet Ersin’in anlattıkları şaka gibi.
Keşke “şaka” olsa.
Ama değil.
Bugün onun söylediklerini okuyun önce.
Yarın üzerinde konuşuruz.

* * *

2010 Şubat ayı başlarında Erzincan C.Başsavcısı( şimdi milletvekili) İlhan Cihaner, makamında gözaltında alınarak, tutuklanmıştı. 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk Paşa’nın da gözaltına alınması için girişimler yapılmaktaydı. Ayrıca Erzincan Jandarma Alay Komutanları, Jandarma İstihbarat Subayları ve MİT Bölge Başkanı ve yardımcıları da tutuklanmışlardı.
Parti Genel Merkezi, bütün Türkiye'de tartışılan bu gelişmeleri yerinde incelemek, hukuk ve insan haklarına aykırılık olup olmadığını tespit etmek ve rapor yazmak için Hukukçu ve İnsan Hakları Komisyonu üyesi olarak beni, Sivas Milletvekili Malik Ejder Özdemir'i ve  Erzincan Milletvekili Erol Tınaztepe'yi görevlendirdi.
Gece geç saatlerde Erzincan'a geçtik ve İl Başkanlığımızın belirlediği Otelde, Ankara'dan birlikte geldiğimiz gazetecilerle konakladık.

* * *

Ertesi sabah(19 Şubat 2010), otelin restoranında kahvaltı yaptığımız sırada, bazı partililer gelip talepte bulunuyorlardı. Takdir edersiniz ki, benimle görüşmeye gelen kişilerin kimliğini araştırmam söz konusu olamaz. Neticede ben o tarihte milletvekiliyim ve benimle görüşmek isteyen, yardım talep eden herkesle görüşürüm.
İşte benimle görüşmeye gelen ve görüşen bu 7-8 kişiden birisinin ‘Cihaner, Saldıray Berk ve diğerlerinin yargılandığı davanın’ gizli tanıklarından “Munzur” olduğu iddia edilerek, bu gizli tanığa Cihaner ve diğerleri ile ilgili ifadelerini (ne ifade verdiğini de bilmiyorum) değiştirmesi için baskı yapmışım.
Dolayısıyla Ergenekon Terör Örgütüne yardım etmek ve yargıyı etkilemeye çalışmak suçlamaları ile o tarihte dokunulmazlığımın kaldırılması istenmişti. (İşin garibi ben o tarihte ne İlhan Cihaner'i ve ne de tutuklu diğer kişileri tanımıyordum.
Şimdi ben, Erzurum Özel Yetkili 4. Ağır Ceza Mahkemesinde Ergenekon Terör Örgütüne yardım etmek ve bağımsız yargıyı etkilemeye çalışmak iddialarıyla, 27 yıla kadar hapis ve ömür boyu kamu görevlerinden mahrum edilmek istemiyle 9 aydan beri yargılanıyorum.

* * *

Geçtiğimiz 10 Haziran günü, Cihaner ve diğerlerinin yargılandığı davanın üç gizli tanığı mahkemeye geldiler ve bunlardan ‘Munzur’, Cihaner ve diğerleri ile ilgili ifadelerini değiştirmesi için baskı yaptığımı söylerken, diğerleri bu iddiayı Munzur'dan duyduklarını söylediler. Bunlar tamamen yalan ve iftiradır.

* * *

Feyzi Bey, Gizli Tanıklık yargımızın kanayan yarasıdır. Yargıya olan güveni erozyona uğratmakta ve kirletmektedir. Hukukumuzda bugün ‘gizli tanık terörü’ vardır.
Gizli tanıklık, toplumdan dışlanmış ve bir baltaya sap olamamış kişiler için bir geçim kaynağı haline gelmiştir. Bunlara örtülü ödenekten maaş verilmekte, isterlerse yurtdışında ikamet ettirilmekte, iş temin edilmekte, estetik ameliyat yaptırılabilmekte ve tüm ailesi sağlık güvencesine kavuşturulmaktadır. Şimdi silah da verilmesi için çalışma yapılmaktadır.
Benim açımdan, bir itibarsızlaştırma ve gözdağı verme operasyonu olarak başlayan süreç, bugün Ağır Ceza’da yargılanmam sonucunu getirmiştir. Bu aşamada elbette yargıya güveniyorum. Ancak ciddi biçimde sulandırılmış, son derecede saygın çok sayıda kişinin canını yakmış ve terör halini almış olan gizli tanıklıkla ilgili sistemin gözden geçirilmesi gerekir.



12 Temmuz 2013 Cuma

Böyle rezalet olmaz! / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 12 Temmuz 2013

Böyle rezalet olmaz!

Çoğu gazete ve haber sitesi, patlattı manşeti:
“Matkap sesine ceza geliyor
“Emniyetten matkap yasağı”
“Evde matkap yasak”
“Gürültüye polis ayarı”
“Vakitsiz matkap kullanana ceza yağacak”
“Matkap kullanmak yasak”
“Evde matkap sesine son”
En makul başlıklardan biri “Evde matkap kullanımına kısıtlama” şeklindeydi ki, o bile “gerçeği ifadeye” yetersizdi.
Arkadaşlar “okuduklarını mı anlamıyor” yoksa “anlamak işlerine mi gelmiyor” anlamadım!

* * *

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün açıklaması, gayet açıktı aslında:
“Ev içinde motorlu aletler, matkap gibi araç ve aletler gün içerisinde 19.00 ile 07.00 saatleri arasında kullanılamaz.”
Üstelik yeni bir durum değil bu.
Hep vardı.
Yapılan…
Bir hatırlatma.

* * *

Gazeteler yapılan hatırlatmayı fırsat sayarak, bir kampanya başlatmalıydı aslında.
Attıkları manşetlerin tam tersi ifadeleri yazmalıydı en tepeye.
Örnekse…
“Böyle rezalet olmaz” falan, denmeliydi.
Rezalet.
Evet.
Büyük rezalet.
Çünkü Emniyet diyor ki:
“Sabah 07’den itibaren gürültü serbest.”

* * *

Çalışanların mesaisi bile sabah 8’de veya 9’da başlarken, matkap sesine sabahın 7’sinde izin veriliyor memlekette.
Eskilerin bir sözü vardır.
“Karga bokunu yemeden” derler, bir işin vakitsizliğine dikkat çekerken.
Aynen öyle.
İsteyen matkabı alır eline, karga bokunu yemeden yıkar ortalığı isterse.
“Dur” desen de, nafile.
Adam haklı.
Emniyet’ten izni var!


Dedim ki…

“Darbeli matkap” yasaklansın.
Neme lâzım!

* * *

Şafak Pavey'e başarılar dilerim.
Kazanırsa, İstanbul'a Belediye Başkanı olur.
Kaybederse, CHP'ye Genel Başkan.

* * *

Başbakan 40 kere söylerse, "Artık suskun bir halk yok, propaganda yoluyla kandırılan bir halk yok karşılarında" diye, mutlaka kendisi de inanacaktır söylediğine.

* * *

Halk korku sınırını aştı.
Korkunuz ondan!

* * *

Gece yarısı TMMOB’ye darbe ha…
Bir düşünün.
Gece yarısı kimler iş tutar?

* * *

"Dünya Hukuk Günü"
Kutlu olmasın!


Arıza var / Feyzi Hepşenkal / Milliyet Ege / 11 Temmuz 2013

Arıza var

Milletvekilliği “zor bir iş” değil.
Fakat “çok sıkıcı bir iş” olduğu kesin.
Hele iktidar partisinden milletvekili olmuşsa insan, ne yapar orada?
Koltuklar rahat olabilir.
İyi de…
Sinema salonu mu orası?
Yaslan arkana, perdeye bak.
Ayrıca perde yok Genel Kurul’da.
Kürsü var.
Bazen nice sinema filmden komik, heyecanlı sahneler yaşansa da Meclis kürsüsünde, bir yere kadar.
Hem “gülsen” olmaz.
Zor duruma düşen kendi partindense ayıp kaçar.
Heyecanlı sahnelerde gaza gelmek ise daha da ayıp.
Milletin vekili olmuş insana, elinde palayla sokağa fırlayan bir garip kişi gibi davranmak yakışır mı hiç?
Ne derler sonra?
Nasıl bağırırlar arkandan?
Düşündün mü hiç?
Ya “Hüloğğğ” diye tempo tutarlarsa.
Eyvah.
Rezalete bak!

* * *

Genel Kurul sıraları, teknolojinin son nimetleri ile donatılmış olabilir.
Elinin altında akıllı telefon, tablet bilgisayar da bulunabilir.
İyi de…
İnternet kafe mi orası?
Kötü adamları öldürmek için ekrana pür dikkat kesilip, parmaklarını morarana dek kumanda aletine basasın.
Ayıp.
Ve o parmaklar, en değerli uzuvlar.
Gözün Grup Başkanvekili’nde olduğu zamanlar, işaret geldiğinde havaya kalkacaklar.
“Kabul edenler…”
“Edilmiştir…”
Oh.
İşlem tamam.

* * *

Bir sorun var tabii.
Makine düzeni ile çalışan bir sistem, ara sıra “arıza” da yapar.
Veya sıra dışı bir durum yaşandığında, akıllar şaşar.
Nitekim geçen gün aynen böyle oldu.
Genel Kurul’da görülen Torba Kanun tasarındaki bir madde için CHP Grubu “Evet” deyince, AKP’li milletvekilleri şaşırıp “Hayır” oyu kullanmışlar.
Anlamasına anlıyorum onları.
Yine de bu oylamada bulunun Egeli milletvekillerinin o anki ruh halini merak ediyorum.


Dedim ki…

Yasaya göre “kasap bıçağı, ormancı baltası, madenci kazması vb.” silah değil.
Al eline, salla millete!

* * *

Danışmanlar birleşin...
Meslek elden gidiyor!

* * *

Sahip olduğunuz güç sarhoş etti sizi.
Duvardan duvara vuruyorsunuz kendinizi.

* * *

İlacı bile “helal-haram” diye sınıflandıran doktora, beni emanet etmeyin!

* * *

"Başdanışman" olmak yetmez.
Bu azimle "damat" bile olur...